12 Aralık 2018 Çarşamba

DİNÎ HİZMETLERİN DÜNÜ VE BUGÜNÜ/DOÇ. DR. FİKRET KARAMAN

CUMA SOHBETİ/DİNÎ HİZMETLERİN DÜNÜ VE BUGÜNÜ/ DOÇ. DR. FİKRET KARAMAN.

14 Şubat 2014 Cuma 12:48
Bu haber 2773 kez okundu
DİNÎ HİZMETLERİN DÜNÜ VE BUGÜNÜ/DOÇ. DR. FİKRET KARAMAN
Diyanet İsleri Başkanlığı, Osmanlı devletinin idari yapısı içinde altı yüz yıllık bir geleneği olan şeyhülislamlık makamının Türkiye Cumhuriyetindeki uzantısını temsil eden anayasal bir kurumdur. İlk defa 03 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı kanunla “İslam dininin inanç , ibadet ve ahlak ile ilgili esasları yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek” amacıyla Başbakanlığa bağlı bir teşkilat olarak kurulmuştur. Bu yıl , Diyanet İşleri Başkanlığının kuruluşunun 76. yıl dönümüdür. Dini heyecan ve ilginin arttığı özellikle İslamiyet`le ilgili tartışmaların yoğunluk kazandığı 21. yüzyılın başında ülkemizdeki “Dinî Hizmetlerin Dünü Ve Bugünü” hakkında özet bir değerlendirme yapmakta yarar vardır.

Din, tarih boyunca toplumların hayatında en yüksek ideallerin kaynağı ve evrensel arayışların hareket noktası olmuştur. Çünkü o, yüce Allah tarafından insanın yaratılışına yerleştirilmiş “asli bir duygu”dur. Ruhsal dünyamızın olgunlaşması, millî ve manevî değerlerimizin güçlenmesi, fert ve toplum planlarının hedeflerine sağlıklı bir biçimde ulaşması ancak bu “aslî duygu”nun varlığı ile mümkündür. Çağımızda bilgi ve teknoloji nimetlerinden yararlanan ülkeler başta olmak üzere dünya tarihi boyunca “din olgusu”nu gündeminden çıkaran bir toplum yoktur. Nitekim yaklaşık bin yıl önce İslam diniyle tanışan ecdadımız da, fert ve kurum bazında ona destek vererek büyük hizmetler başarmıştır. Selçuklu ve Osmanlı döneminde din, bilim, kültür ve siyaset gibi temel unsurların sentezi sayesinde dünyanın en zengin ve gıpta edilir medeniyetine ulaşılmıştır. Fransız düşünür Grenard bu dönemi şöyle değerlendirmiştir. “Osmanlı devletinin kuruluşu ve onun insanlığa sunduğu adalet ilkesi beşer tarihinin en hayrete değer ve en büyük vakıalarından biridir.”

Her insanın mukadder bir ömrü olduğu gibi toplum ve devletlerin de tarih süreci içinde yükselme, duraklama zayıflama veya tamamen sona erme gibi sınırlı ömürleri vardır. İbn-i Haldûn Mukaddime isimli eserinde devlet felsefesiyle ilgili görüşlerini açıklarken şöyle demiştir. “Bütün devletler canlı bir organizmaya benzer. Onlar da her canlı gibi bir gün ölüme mahkum olacaklardır. Hiç kimse tarihe karşı koyamaz. Tarih her canlıyı olduğu gibi devletleri de yok eder.” Ancak tüzel varlıklar; ismi ve coğrafyası değişse bile insanlığın ortak ve temel varlıkları arasında yer alan din, dil, ahlâk, kültür, hayat hakkı ve mülk edinme gibi maddi ve manevi ihtiyaçlarının devam ve temini için yeniden “hukukî kişiliğe”, “hukukî nizam”a diğer bir ifade ile belli bir toprak üzerinde yerleşmiş, manevî bir otorite ve şahsiyet halinde varlığını sürdürmek zorundadır. Hukuka dayalı olarak bu ihtiyaçları düzenleyen manevi otoritenin diğer adı devlettir. Aksi halde varlığı hukukî ilkelere dayanmayan ve hükmi şahsiyeti olmayan hiçbir değerin korunması ve yaşatılması mümkün değildir. İşin aslı böyle olunca milletin “sebeb-i hayatı” olan din, ahlak ve kültür gibi temel unsurların hukukî otorite ile çelişkili veya tartışmalı olması düşünülemez. Bilim ve akl-ı selim açısından olaya yaklaşıldığında bu temel unsurlarla devlet arasında bir zıtlık ve yabancılık olmadığı; tam tersine her birinin, diğerinin varlığı için önemli bir şart (lazım-ı gayr-i müfarık) olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim geriye dönüp baktığımızda beşer tarihi ve ma`şeri vicdan da bunu göstermektedir. Zira altı yüz yıllık Osmanlı tarihi ve yetmiş altı yıllık Türkiye Cumhuriyetindeki birikim ve tecrübeler de bu hususu te’yit etmektedir.

Buna göre Osmanlı devletinin hükmen sona ermesi demek onun asırlar boyunca bağrında taşıyıp getirdiği değerlerin tamamen yok olması anlamına gelmez. Tam tersine istisnaların dışında birçok kültürel ve sosyal değerler, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra ilgili kurumların bünyesinde kendi varlıklarını sürdürmeye devam ettirmişlerdir. Diyanet İşleri Başkanlığı da bu kurumlardan biridir. O halde Diyanet teşkilatının tarihçesini kurum olarak Osmanlı devletinin kuruluş yıllarına kadar götürmek mümkündür.
Türkiye Cumhuriyetinin yapısı içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı ilk kurulduğunda, on üç yıl boyunca maaş ve kadro imkanı bakımından sınırlı bir müessese olarak varlığını sürdürmüştür. 11 Kasım1937 tarih ve 7642 sayılı kararname ile Diyanet İşleri Reisliği Teşkilatının vazifeleri ve kadro miktarları bir nizamnâme ile yeniden belirlenmiştir. Buna göre merkez teşkilatının 29, taşra teşkilatının 451 olmak üzere toplam 480 kişiyle hizmet vermiştir. 05 Temmuz1939 gün ve 3665 sayılı kanunla ilk defa bir reis muavini kadrosu ihdas edilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı 1960 ihtilalinden sonra yapılan anayasa ile genel idare içinde yer almıştır. Bir müddet sonra, 22.Haziran.1965 tarih ve 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile o tarihe kadar çıkarılan on üç kanunda dağınık halde bulunan hükümler yürürlükten kaldırılarak başkanlıkla ilgili mevzuat tek metinde toplanmıştır. Yeni birimler ve yeni görevler ilave edilerek teşkilat geliştirilmiş ve günün şartlarına göre daha geniş bir hizmet imkanı sağlanmıştır. Teşkilata kısmi bir ivme kazandıran bu yasa ile kadro unvanlarının çeşidi ve sayısında da bir artış gözlenmiş olup 31.976`ya ulaşmıştır.
Artık bu kadrolara atanacak elemanların tahsil ve vasıfları üzerinde yeni çalışmalar yapılmıştır. Bilindiği üzere Diyanet İşleri Başkanlığı bir istihdam müessesesidir. Bu ilk dönemlerde müftü, vaiz, murakıp dahil Başkanlık merkezinde görev alan bazı yöneticiler İmam-Hatip Okulu mezunları arasından seçiliyordu. İmam-Hatip, Kur’an Kursu Öğreticisi ve Müezzin- Kayyım gibi kadrolara da İmam-Hatip Okulu I. Devre mezunu bunlar da yeterli olmayınca imtihan ile ilkokul mezunları alınarak Vekil İmam-Hatip olarak atanıyorlardı. Bir süre sonra İmam-Hatip okulları, Yüksek İslâm Enstitüleri ve İlâhiyat Fakülteleri yeterince mezun vermeye başlayınca yeni düzenlemeler yapılarak merkez ve taşra teşkilatlarındaki kadrolara atanacak elemanların öğrenim düzeyleri yeniden belirlendi. Bugün gelinen noktada bu kadroların çoğuna ancak yüksek öğrenim mezunu elemanlar atanabilmektedir.

Ülkemizde maddi refahın gelişmesiyle orantılı olarak din hizmetlerinin yerine getirilebilmesi için; camii, Kur’an Kursu, Eğitim Merkezi, Müftülük hizmet binası ve lojman gibi fiziki yatırımların büyük çoğunluğu milletimizin yardımlarıyle yapılmışlardır. Bu müstesna eserler millet ve devletin aynı çizgide buluşmasını sağlayarak ülkemizin maddî ve manevî alanda kalkınmasının bir sembolü olmuşlardır. Osmanlı devletinden cumhuriyet dönemine intikal eden 12.500 camiye ilave olarak bugüne kadar 65.000 camii daha yapılmıştır. Ülkemizi süsleyen bu mabetlerin kubbeleri, minareleri, ezanları, namazları, hutbeleri, ve vaazları yüce milletimizin birliğini, bütünlüğünü, hürriyetini ve bağımsızlığını pekiştiren bitmez, tükenmez, maddî ve manevî kuvvetlerdir. Nitekim millî mücadele yıllarındaki bunalımlı ve karanlık atmosferden kurtuluşumuzu müjdeleyen şairimiz Mehmet Akif Ersoy da mabetlerimizdeki bu manevi kuvvetin önemine dikkatimizi çekmiştir:
“Ruhumun senden , ilâhî, şudur ancak emeli:
Değmesin ma’bedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.”

Bugün Diyanet İşleri Başkalığının hizmet alanları ülke sınırlarının ötesine taşınmıştır. Bilindiği gibi 1965 yılından itibaren Avrupa ülkelerine işçi olarak gönderilen vatandaşlarımız inanç, ibadet ve ahlâki değerlerini korumak açısından ciddi problemlerle karşılaşmışlardır. Bu insanlarımızın imdadına gecikmeli de olsa yine başkanlığımız elemanları yetişmiştir. Artık hem işçilerimizin bulunduğu Avrupa ülkelerinde hem de bağımsızlığına kavuşan Türk cumhuriyetlerinde din hizmetleri müşavirleri, din ataşesi ve yüzlerce din görevlisi bulunmaktadır. Böylece vatandaşlarımızın ve soydaşlarımızın problemleriyle daha yakından ilgilenme fırsatı elde edilmiştir.

Yine Başkanlığımızın sorumluluğunda her yıl 60-70 bin kadar vatandaşımızın güven, huzur ve sağlık şartları içinde dini vecibelere uygun olarak hac farizasını yerine getirmek üzere büyük bir organizasyon gerçekleştirilmektedir. Bu vesile ile yurt içi ve yurt dışında bu vatandaşlarımıza hac ibadetlerinin yanında bilgi, görgü, beşerî ilişkiler gibi kültürel ve sosyal amaçlı eğitim seminerleri verilmektedir. Yaygın eğitim hizmetine önemli bir katkı sağlayarak her yıl binlerce hafız ile yüz binlerce çocuğa Kur`an-ı yüzünden okuma imkanını veren Kur`an Kursları ile her hafta bütün camilerde okunan hutbe metinleri ve yapılan vaazların ehemmiyetini de burada zikretmeden geçemeyiz. Ayrıca yazılı ve görsel yayınlarla vatandaşlarımızın yurt içi ve yurt dışında din konusunda aydınlatılması onların soru ve beklentilerine cevap verilmesi; düğün, nikah, sünnet, mevlit, cenaze ve taziye gibi ortamlarda halkımızın sevinç ve üzüntülerine ortak olunması gibi hizmetler de küçümsenemez. Objektif bir değerlendirme yapıldığında Diyanet İşleri Başkanlığı`nın merkez, taşra ve yurt dışı birimleriyle verdiği hizmetleri; yazı ve makalelerin hacmine sığdırmak mümkün değildir. Bu alanda tarihe ışık tutacak ciddi ve bilimsel araştırmalar yapılabilir. Eğer bir kurumun kadro adedi 76 yıl içinde 480’den 90 bine, hizmet alanı ise bir ülkeden birkaç ülkeyi kapsayacak şekilde genişlemişse üzerinde durmaya değer. Bunun diğer bir anlamı da sınırlı imkanlara rağmen çalışmak suretiyle güçlüklerin aşılabileceği mesajı bulunmaktadır. O gün bodrum, merdiven altı, camii avlusu, tek odalı dar ve kiralık mekanlarda hizmet veren müftülüklerimiz, bugün geniş çok katlı ve çağın şartlarına uygun donanmış mekanlarda hizmet vermektedir. Camii, Kur`an Kursu ve Eğitim Merkezi gibi mekanlarda da aynı gelişmeyi ve rahatlığı görüyoruz. Bu nedenle geçmişte zor ve sınırlı imkanlar içinde din hizmetini kesintiye uğratmaksızın yerine getiren, bize eser ve tecrübeleriyle büyük hatıralar bırakan herkesi minnet ve vefa borcu ile anmamız gerekir. Bunlardan vefat edenlere Allah`tan rahmet, hayatta olanlara da sıhhat ve afiyet diliyoruz.

Günümüze kadar Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla ülkemize ve insanımıza yapılan bu hizmetler devirlerine ve ilgililerine bir hakkın teslimi olarak saygıyla tescil etmek gerekir. Ancak bu teşkilatın çalışanları olarak kuruluşunun yeni bir yıl dönümünde üstelik stratejik plan, proje, program, hedef ve başarı gibi bir çok dikkatin endekslendiği üçüncü bin yılın başında bizlere de büyük sorumluluklar düşmektedir. Esasen insanımız bütün alanlarda düne göre bugün daha çok çalışmak zorundadır. Çünkü dünya olayları çok hızlı bir biçimde gelişmektedir. Bununla orantılı olarak insanların beklenti ve ihtiyaçları da artmaktadır. Yaşanan örneklerden de anlaşıldığı gibi din hizmeti, her dönemde önemini ve güncelliğini koruyan bir özelliğe sahiptir. Zira onun muhatabı insandır. İnsanın dini sorumluluğu ise, tebliğ, irşat, iyilik ve hayrı tavsiye etmektir. Bu hassas görevi başarmak ve daha ileri götürmek için çalışanların daha duyarlı ve dikkatli olmaları gerekmektedir. Nitekim küreselleşen dünyamız her geçen gün küçülmektedir. Onu ve üzerindeki insanları istendiği şekilde ve yönde etkilemek mümkündür. Diğer yandan basın-yayın, iletişim araçları özellikle bilgisayar sistemi toplumlar arası tercih rekabet, karar ve düşünce sistemlerini her an değiştirme gücüne sahiptir. Bu nedenle kaybedilecek zamanımızın olmadığını düşünmeliyiz. Yabancı dil başta olmak üzere önem sırasına göre İslâm`ı, semavî dinleri ve halen dünya üzerinde yaşayan diğer dinleri; bunların arasındaki ortak ve ayrılan noktaları bilmek zorundayız. Değişik din ve kültürlere mensup insanlarla bir arada yaşamayı ve birbirini sevmeyi öğrenmeliyiz. Unutmayalım ki Cenab-ı Hak insanların çalışma ve gayretini zayi etmez. İnsan hizmetinin karşılığını mutlaka görecektir. “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir.” (Necm,53 /40-431)

Dinler tarih boyunca toplumların barış içinde yaşamasında büyük rol oynamışlardır. İnsanlığa en önemli barış ve huzur mesajlarını getiren en son ve mükemmel din ise şüphesiz ki İslâmiyettir. O halde İslâmı tanımanın ve ona hizmet etmenin diğer bir anlamı da bütün insanlığa ve dünya barışına katkıda bulunmak demektir. Artık ülkeler arasındaki gümrük duvarları kalkmaktadır. Fizikî ve kültürel yakınlaşmanın da ötesinde iletişim araçları ve bilgisayar ağıyla dünyadaki değerler iç içe girmiş bulunmaktadır. O halde sadece kendimize değil çevremize ve gelecek kuşaklara da iyi bir ortam ve alt yapı hazırlamak zorundayız. Bu nedenle diğer alanlarda olduğu gibi din hizmetleri konusunda da çok ama çok çalışılması gerektiğini bir kez daha vurgulamakta yarar vardır.




FİKRETKARAMA.COM
    Yorum yazmak için sitenin üst kısımdan giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen olun!
HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
Karakaya baraj gölü üzerindeki, demiryolu köprüsü üzerine yapılması pılanlanan karayolu, faaliyete geçmeli mi ?

NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
EN ÇOK OKUNANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
EN ÇOK YORUMLANANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
e-gazete
SENDE YAZ
Ziyaretçi Defteri
Ziyaretçi Defteri

Siz de yazmak istemez misiniz?

Ziyaretçi Defteri
ARŞİV