21 Ekim 2018 Pazar

CUMA SOHBETİ/BİD`AT ve BİD`AT EHLİ ÜZERİNE BİR İNCELEME

CUMA SOHBETİ/BİD`AT ve BİD`AT EHLİ ÜZERİNE BİR İNCELEME/PROF. DR. FİKRET KARAMAN

22 Ağustos 2014 Cuma 16:58
Bu haber 2165 kez okundu
CUMA SOHBETİ/BİD`AT ve BİD`AT EHLİ ÜZERİNE BİR İNCELEME

Bid’at sözlükte; örneksiz bir şey yapmak, yepyeni bir iş ortaya koymak, umumi kanaata aykırı davranışta bulunmak ve daha evvel benzeri olmayan bir şeyi icat etmek gibi anlamlara gelir. Sonradan ihdas edilen her türlü yeniliklere lügat anlamında bid’at denilmesi caiz olmakla birlikte, bu kavramın zamanla dini konularda fazlalık veya noksanlık olarak telakki edilen davranılşlar için kullanılmasının teâmül haline geldiği görülmektedir. [1]

Istılah bakımından bid’at; Dinin aslından olmayan ve şer’î delillere istinad etmeden sünnete aykırı olarak icad edilen şeylerdir.[2] Bazı kaynaklarda ise; Bid’atın şer’î anlamının biraz daha genişletilerek yapıldığına rastlanılmaktadır. Bu duruma göre Bid’at; Dini emirleri ikmalinden sonra, Hz. Muhammed (s.a.s.)`ın sünnetine, Kur’an`ın sarîh hükümlerine, ashab, tabiin ve müctehitlerin genel görüşlerine tamamen aykırı olarak ortaya çıkan hal, davranış ve işler demektir.[3]

Bu iki tanımdan da anlaşıldığı gibi, sonradan ortaya çıkan bir olay veya davranışın bid’at olabilmesi için dinin ihtiva ettiği ruh ve espiriye zıt olması gerekir. Bu yüzden bid’atı (sünnetin zıddı olarak) tanımlayanlar da vardır.[4] Zamanla din alimleri tarafından, dinî zorunluluklardan kaynaklanarak ortaya çıkan , meşru örf haline gelen hatta insanlar açışından belli bir yarar sağlayan ve dini ilgilendiren yeni icat ve hükümlere “bid’at-ı hasene” denmiştir. Beğenilmeyip tavsiyeye değer görülmeyen yeniliklere de “ Bid’at-ı Seyyie” veya “Kabiha” ismi verilmiştir.[5] Bizim bu çalışmanın sınırları içinde tarih boyunca bid’at hakkında yazılan ve söylenen bütün bilgileri nakletmemiz mümkün değildir. Ancak Bid’atın doğuşu, itikadî ve amelî sahadaki etkileri ile günümüzde çokça okunan, lehte ve aleyhte konuşulan mevlidin durumunu bilimsel şekilde incelemeye çalışacağız.

Dinin Hükümleri tamamlanmıştır: İslamiyetin doğuşu ile beşer tarihinde, köklü değişiklikler olmuştur. Cenab-ı Hak bu yüce dinin vecibelerini, vahiy yoluyla son peygamber Hz. Muhammed (a.s.)`e göndererek itikat, ibadet, ahlak ve muamelât gibi konular başta olmak üzere; insanlığın geçmişte, hazırda ve gelecekte ihtiyaç duyduğu bütün nimetleri tamamladığını bildirmektedir. İnsanlığa sunulan bu ikram, hikmet ve ilâhî lütûf Kur`an-ı Kerim’de şöyle açıklanmıştır. “Bugün size dininizi bütünledim, üzerinize olan nimetimi tamamladım. Din olarak size İslamiyeti seçtim.”[6] Bu ayet hicretin 11. Yılında, yani veda haccında nazil olmuştur. Hz.Ömer, Mü’minler için büyük bir müjde ihtiva eden bu ayet hakkında; şu olayı nakletmektedir: “Yahudilerde bir adam, Ey’ Ömer, kitabınızda bir ayet biliyorum ki, eğer o yahudi topluluğuna nazil olsaydı o günü bayram olarak kutlardı. Hz. Ömer (r.a.) bu ayeti, hangi ayet olduğunu sorunca; Yahudi yukarıda meâlini verdiğimiz maide süresinin 3. ayetini okudu. Hz. Ömer (r.a.) bu ayetin bir Cuma günü Arafatta Hz. Peygamber (a.s.)`e nazil olduğunu, nazil olduğu yeri ve tarihi bildiğini ifade etmektedir.” Dedi.[7] Ayrıca şu ayetlerdende İslam’ın ebedi olarak bir nur ve hidayet kaynağı olduğu açıkça belirtilerek onun dışında bir din, yol ve çare aramanın geçersiz olduğu açıklanmaktadır.

1. “İşte gerçek Rabbiniz Allah budur. Gerçeğin dışında sadece sapıklık vardır. Öyleyse nasıl olupta dönderiliyorsunuz?``[8]
2. “...Kitapta biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık, onlar sonra Rablerine toplanacaktır.“[9]
3. “ Ey inanlar! Allah’a itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz. Allah’a ve ahiret gününe inanırsanız onun halini Allah’a ve Peygambere bırakın. Bu hayırlı ve netice itibarıyla en güzeldir.”[10]
4. “Bu dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolunda ayrı düşürecek yollara uymayın. Allah size bunları sakınasınız diye duyurmaktadır.”[11]
5. “Ey Davut! Seni şüphesiz yeryüzünde hükümran kıldık, o halde insanlar arasına adaletle hükmet, hevese uyma, yoksa seni Allah’ın yolunda saptırır. Doğrusu Allah’ın yolundan sapanlara, onlara, hesap gününü unutmalarına karşılk çetin azap vardır.”[12]
Bid’atların yasaklandığına dair hadiseler: Birçok hadiste, bid’atın dinimizde; hoş karşılanmadığı hatta sapıklık olduğu ifade edilmektedir. Başta “Kütüb’ü Sitte” olmak üzere, diğer hadis kitaplarının çoğunda bid’at konusuna ışık tutacak hadisler rivayet edilmiştir. Bunlardan sadece bir kısmını kaydetmekle iktifa edeceğiz:
1. Mü’minlerin anası Hz. Âişe (r.a.)`nın rivayet ettiği bir hadiste Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır. “Kim ki rızamızın olmadığı bir işi ihdas ederse, o red edilmiştir.”[13]
2. Irbaz (r.a.) ise Hz. Peygamber (a.s.)`den şöyle bir hadis nakletmektedir. Resulullah birgün bize namaz kıldırdı. Sonra bize dönerek, çok veciz bir konuşma yaptı. Kalblerimiz ürperdi, gözlerimiz yaşardı, içimizden birisi “Ya Resulullah, bu nasihatlarınız sanki bir veda konuşmasına benziyor, bize bu safhada ne tavsiye edersiniz? Dedi. Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.s.) şöyle devam etti: “Allah’tan korkmanızı, başınızda bir habeşi köle de bulunsa ona itaat etmenizi tavsiye ederim. Sizden biriniz benden sonra yaşarsa, insanlar arasında birçok ihtilaflar görülecektir. O durumda benim sünnetime ve benden sonra doğru yolu gösteren halifelerimin yoluna tabi olunuz. Yasak ve tehlikelerden korununuz. Sonradan ihdas edilen işlerden sakınınız. Zira ihdas edilen her şey bid’attır. Her bid’atın sonu da dalâlettir.”[14]
3. Abdullah İbn’i Mes’ud (r.a.) ise, Peygamberimiz (s.a.s.)`ın 3 defa arka arkaya şöyle buyurduğunu haber vermektedir: “Şunu iyice biliniz ki aşırılıklar sizi tehlikeye götürür.”[15]
4. Ebu Hureyre (r.a.) da şöyle bir hadisi nakletmektedir: “Başkalarını doğruluğa çağıran kimseye kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Bununla birlikte onların sevabından da hiç bir şey eksilmez. Sapıklığa çağıran kimseye de ona uyanların günahı gibi günah verilir. Bununla beraber ona tâbi olanların günahlarından da hiçbir şey eksilmez."[16]
5. Cabir (r.a.)ın rivayet ettiği şu hadis ise bid’atın İslamda kesinlikle yasak olduğunu belirtmektedir. “Sözlerin en doğrusu Allah’ın Kelamı Kur’an-ı Kerim`dir. En doğru yol da Allah’ın elçisi Hz. Muhammed (s.a.s.)`ın yoludur. Dinde olmayan işlerin en fenası sonra ihdas edilenlerdir. Sonradan ihdas edilen herşey bid’attır. Her bid’at sapıklıktır. Her sapıklıkta ateştedir.”[17]

İki emaneti korumak: Veda haccı esnasında sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) yüzbinden fazla sahabe’i kiramın huzurunda okuduğu veda hutbesinde iki önemli emanetin korunması hususunda Ümmetine tembih de bulunmuştur. Bu iki emanete sahip çıkıldığı müddetçe, insanların asla sapıklığa düşmeyeceği belirtilmektedir. Konu hakkında Ebu Hureyre (r.a.)`nin rivayet ettiği hadisin meâli şöyledir: “Size iki emanet bırakıyorum. Bunlara sahip çıktığınız müddetçe aslâ sapıklığa düşmezsiniz. Bunlar; Allah`ın Kelamı Kur’an-ı Kerim ve Allah Resulünün sünnetidir.”[18]

Sahabe’i Kiramın Sözleri: Asr’ı saadette yaşayan müslümanların itikadi amelî ve ahlakî konularda problemleri olmazdı. Çünkü onlar vahyin nazil olduğu bir dönemde yaşamışlardır. Üstelik sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) onları nübüvvet nuruyla aydınlatıyordu. Bilinmeyen mes`eleler Resulullah tarafından vuzuha kavuşturulurdu. Kur’an ve Sünnetin muhtevası bunlar için yeterliydi. İslam`da aslı olmayan, Kur’an ve Sünnetin tasdikinden ve desteğinden mahrum bid’atların ortaya çıkmasına özellikle yaygınlaşmasına izin verilmemiştir. Sahabe’i Kiram’dan da bir kısmının bid’atların ihdas edilmemesi hususunda gayret sarfettiklerini görüyoruz. Biz burada çalışmamıza ışık tutacak mahiyette olan İbn’i Mes’ud ile Hz. Ömer’in şu sözlerinden bahsedeceğiz.

1. İbn’i Mes’ud her hafta Perşembe günü mimbere çıkarak, cemaati şu veciz hutbesiyle işrad ediyordu: Şu iki şey önemlidir; Hidayet ve Kur’an. En doğru söz Allah’ın Kelamıdır. En güzel Hidayet Resulullah’ın Hidayetidir. En kötü şey, uydurma olandır. Her uydurulan şey de bid’attır. İşleriniz uzamasın sonra kalpleriniz kararır. Boş ameller sizi oyalamasın. Olacak bir şey muhakkak olur. Olmayacak şey de zaten olmaz. Resulullah`ın yolunda yürümek bid’atlarla amel etmekten hayırlıdır. Her biriniz kendisine bir önder arıyorsa, Resulullahın ashabını kendine önder kabul etsin. Çünkü onlar bu ümmetin en temiz kalpli, en bilgili, en mu’tedil, en doğru yolda veya en güzel hal üzere olan kimselerdir. Onlar Allah’ın Peygamberlerine arkadaşlık yapmaları ve dinini yaşatmaları için seçtiği faziletli kimselerdir. Onların kıymetini bilin. Izlerinden yürüyün. Zira onlar dosdoğru yoldadır.[19]

Bid’atın zararlarına karşı müslümanları uyaran diğer bir sahabi de Hz. Ömer’dir. Said Bin Müseyyeb ve İbn’i Said’in rivayet ettiklerine göre, Hz. Ömer bazı müslümanların Rıdvan bey’atı ağacı altında toplanıp namaz kılan kimseleri görünce; bunları ikaz ederek ağacın derhal kesilmesini emretti. Daha sonra halkın mescidde toplanmalarını te’min ederek, onlara şu veciz konuşmayı yaptı. “Ey müslümanlar! Allah’ın Rasulü sizin yolunuzu gösterdi. Allah’tan farz olan şeyleri belirtti. Apaçık bir yola bırakıldınız bundan sonra halkı sağa sola saptırmayınız."[20]

Bid’atların Doğuş Sebepleri: Bid’atların doğuşuna sebep olan bir çok husus üzerinde durmak mümkündür. Fakat biz bu makalenin hacmini dikkate alarak, konunun detayına girmeyeceğiz. Yaygın olan kanaata göre; bid’atların asıl doğuş sebebi, toplumlardaki kültür değişmeleridir. Çünkü kültür, maddî ve manevî değerlerin birleşmesinden meydana gelen öyle bir bütündür ki, her türlü bilgiyi, alışkanlığı, değer ölçüsünü ve genel durumla ilgili davranış bicimlerini içine alır. Böylece bid’atlar daha ziyade örf, adet, ve gelenekler çerçevesinde ortaya çıkmaktadırlar. Bunlar bir müddet cehalet perdesi altında, kuluçka dönemini yaşadıktan sonra ciddi ilim erbabının bulunmadığı muhitlerde, cahil fakat cesur kişilerin teşvik ve desteğiyle yerleşmeye ve yaşamaya başlanmaktadır. Artık bu tür toplumlarda bid’atların şüyû bulması, bilgisiz ve cahil kişilerin söz sahibi olması kaçınılmazdır. Ayrıca aşağıda maddeler halinde gösterilen hususların da; bid’atların doğuşuna ve yaygınlaşmasına yardımcı olduğunu belirtmeden geçemeyeceğiz.[21]

1. Bid’atın, bid’at ehli tarafından maksatlı olarak gündeme getirilmesidir. Bid’at ehli bu alanda sistemli çalışarak, toplumun ve kamu oyunun dikkatlerini sürekli olarak bu istikamette yönlendirmeye çalışmaktadır.
2. Bazı sorumlu kişilerin ilgisizliği veya bilgilerinin yetersizliğinden dolayı ortaya çıkan bid’atlardır. Menfaata dayalı düşünce akımlarına karşı, yeterli tedbir ve gerekli tavrın alınmaması bunu örnek olarak gösterebilir.
3. Dini ve beşeri kabiliyetleri gelişmemiş, örf ve adetlerden mahrum kişiler tarafından ihdas edilen bid’atlardır. Çoğu zaman bu bid’atların bilgili ve sorumlu kişiler tarafından tashihi ihmal edildiğinden, toplum için bir alışkanlık halini alarak artık kaldırılması oldukça güç olmaktadır.

4. Vasıta ve vesileler kabilinden sayılan bid’atlardır. Bunlar daha ziyade, eski kültür ve inanç biçimlerinin tevârüs ettiği toplumlarda ortaya çıktığı görülmektedir.
5. Çok sevap kazanmak veya dini vecibeleri fazlasıyla ifa etmek düşüncesinden doğan bid’atlardır. Bu düşünce ve kanaata sahip olanlar, ifrat ve tefrit sınırını aşarak arzu, istek ve nefislerinin tatmin olması uğruna imanın ve dinin asıl esaslarını yerine getirmeyi ihmal etmektedirler.

Bid’atın Çeşitleri: Bid’atları; konuları, çıkış sebepleri ve İslam’ın ana meseleleriyle olan ilişkileri bakımından üç ana bölümde incelemek mümkündür. Bunlar; itikadî, kavlî ve amelî bid’atlardır.
1. İtikadî Bid’atlar: İslam tarihinde, itikadî konularda birçok ihtilafın meydana geldiği bir gerçektir. Ancak tarihin her döneminde Kur’an ve sünnetin yolunu takibeden selefiyye ve ehli sünnet mensupları hak ve doğru yolu göstermeye devam etmişlerdir. Nassların yorumunda, yaşanılan çevre ve kültür biçimi yahut dahili ve harici sebeplerle doğru ve hak yoldan ayrılarak karşısında yer alan gruplar ortaya çıkmışlardır. Ehli sünnetin sağlam inancını bırakarak yanlış yolda, inat ve ısrarlarını sürdüren bu itikadî gruplara “Ehli bid’at Fırkaları” denilmiştir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.)da bir hadiste meydana gelecek bu itikadî fırkalara şöyle işaret etmişlerdir: Ebu Hureyre (r.a.)nın rivayet ettiği bu hadisin meâli şöyledir: “Yahudiler ve Hristiyanlar; yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya ayrılmışlardır. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır.”[22] Başka bir rivayette ise; "Bu fırkaların 72 tanesinin cehennemlik birinin ise cennetlik olduğu bildirilmiştir. Ey Allah’ın Rasulü ateşten kurtulacak bu fırka hangisidir? Diye sorulunca O, “Benim ve Ashabimin üzerinde bulunduğu yolu takib eden fırkadır.” Şeklinde cevap verdi. [23]

Ehli Sünnet karşısında yer alan itikadî fırkaların tarihin seyri içinde isim, sayı ve fikirleri itibariyle her zaman farklı olmuşlardır. Bunların başlıcaları; Haricîler, Şia, Kaderiyye, Mürcie, Mu`tezile ve Cehmiyye gibi ekollerdir. Ayrıca bunlar da kendi içlerinde muhtelif kollara ayrılmışlardır. Merhum İzmirli İsmail Hakkı, “Yeni Kelam” isimli eserinde bu fırkaları ve görüşlerini, uzunca tahlil ederek yer vermiştir.[24] Biz bu bölümün kısa bir özetini aşağıda kaydetmeyi uygun gördük.

1. Haricîler: İslam aleminde ortaya çıkan ilk siyasi ve itikadi fırkadır, “Sıffin” Muharebesinde “Hakem” olayına karşı çıkarak meşhur olmuştur. Hz. Osman ve Hz. Ali’yi tekfir edecek kadar aşırı giden bu fırkanın mensublarının ilmi seviyeleri, genelde yetersizdi. Çoğunluğunu bedeviler teşkil ediyordu. Bunlar kendi yurtlarını dar-ı harb kabul ederek, müslümanlara karşı mücadelede bulunmuşlardır. Mal telef etmeyi, tefrika meydana getirmeyi adet haline getiren bu fırka, İbadiyye ve Yezidiyye olmak üzere iki kola ayrılmıştır.

2- Şia: Sözlükte; grup, topluluk taraftar ve yardımcı manasına gelmektedir. Istılahta ise Sıffin olayı esnasında ve sonrasında Hz. Ali’nin tarafını tutanların ve O’nun diğer bütün sahabilerden üstün olduğunu kabul edenlerin teşkil ettikleri mezheptir. Diğer halifelere nisbetle Hz. Ali’ye beslenen aşırı muhabbet hatta günahsızlık iddiasına taraftar olarak; Hz. Ebubekir, Hz. Osman ve Hz. Ömer başta olmak üzere bazı sahabileri incitmişlerdir. “İmam”ın günahsız olduğu iddiası Şiîlerin desteğiyle bir itikadî unsur halini almıştır. Şia’da; kendi aralarında Zeydiyye, İmamiyye, Galiyye ve Batiniyye gibi tali fırkalara ayrılmaktadır.
3- Kaderiyye: Hariciler ve şia fırkalarından sonra islam tarihinde zuhur eden diğer bir itikadî ehl-i bid’at fırkası da kaderiyye’dir. Bu fırkaya ilk fikri bid’at fırkası da denilebilir. Kurucusu Ma’bed El Cüheni’dir”(öl.80/699). Bu ekole göre kader; önceden insan için tayin edilmiş değildir. Buna göre, kaderiyye, ezeli olarak yazılı olan kaderi inkâr etmektedir. Bu fırka ortaya çıktığı zaman Sahabilerden İbn-i Ömer ve İbn-i Abbas Hayatta idiler. Fakat bu görüşe rağbet etmemişlerdir. Kaderiyye’nin de, Galiye ve Muktasıda olmak üzere iki kolu vardır.

4. Mürcie: Selefiyye ve ehl’i sünnetin karşısında yer alan itikadî ve ehl-i bid’at fırkalarından biri de Mürcie’dir. Bu mezhebe göre günahkâr cehenneme girmez. Çünkü amel farz olmayıp fazilet kabilindendir. İmanda aslolan marifetullah’dır. İman tasdik ve lisan ile ikrardan ibaretir. İtaat etmek faydalıdır. İsyan etmek ise zararlıdır. Kul günahkâr da olsa cehennemde ebediyyen kalmaz.
5. Cehmiye: Bu itikadî fırkanın kurucusu Cehm bin Safvan’dır.(öl.128/745) Mu’tezile Mezhebinin zıddına olan görüşleri savunmaktadır. İnsanda iradenin varlığını inkâr ediyor. İnsan rüzgarın önünde kuru bir yaprak gibidir diyor. Ayrıca Allah’ın ahirette görülmeyeceğini ve Allah Kelamının mahluk olduğunu ileri sürmektedir. İşte bu ve benzeri görüşlerle Cehmiyye mezhebi de ehl’i bid’at arasında yer almıştır. Cehmiyye fırkası Cebriyye mezhebinin en aktif grubu olarak belirmiştir.

Kısacası isimleri zikredilen belli başlı bu itikadî fırkalarla, bunların inanc ve düşüncelerinin yayılması uğrunda, kendi aralarındaki anlaşmazlıklar yüzünden tekrar tâli isimlerle faaliyet gösteren grupların tamamı ehl`i bid’attır. Bunları takiben günümüzde çeşitli memleketlerde varlıklarını sürdüren Nuseyrilik, Dürzilik, Kadiyanilik ve Bahailik de ehl-i bid’atın en aşırı fırkaları arasında yer almaktadırlar.[25] İslam bilginleri bu fırkaların islam’ın dışında kaldıklarına kanidir.

2- Kavli Bid’at: Bazı itikadî fırkalar, söz ve zahiri görünüşe önem vererek iman ve benzeri konularda istisna kabul etmektedirler. Bunlar “Mü’miniz” derken “İnşallah” demek gerektiği iddiasında bulunuyorlar. Nitekim Kerramiye gibi bazı ehl-i bid’at fırkası iman “söz”den ibarettir diyerek münafıkları bile iman çerçevesinin içine almaya gayret etmişlerdir.

3. Ameli Bid’at: İslam dini, insanların dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayan bir dindir. Bu yüzden insanlığı; yüce mutluluğa götüren bir takım ameller ve ibadetlerden sorumlu tutmuştur. Ancak hemen şunu belirtmek gerekir ki İslami vecibeler keyfiliğe bağlı değildir. Bunlar; Kitap, sünnet icma ve kıyas gibi İslam’ın dört temel esasına dayanmaktadırlar. Çünkü zaman ve mekanın değişmesiyle İslam’ın bu esasları değişmezler. İslamiyet ve onun getirdiği prensipler, umumi olup insanlık için rahmete vesiledir. Nitekim Cenab-ı Hak sevgili Peygamberimize hitaben şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt ve kalblerde olana bir şifa, inananlara doğruyu gösteren bir rehber ve rahmet gelmiştir.”[26] Ayrıca İslam’ın bütün emirlerinde, sevgi ve adaletin tesisi için toplum, belli bir istikamete yönlendirilmektedir. Buna göre, İslami hükümlerin özünde insanlığın maslahatı gözetilmiştir. Bütün nassların korumaya çalıştığı bu maslahatlar şunlardır: 1. Dini korumak, 2. Canı korumak, 3. Aklı korumak, 4. Nesli korumak, 5. Malı korumak.
Tarihi seyir içinde Kur’an ve Sünnetin ruhuna ters düşmeyecek şekilde bazı konuların tatbik edilmesine ve gerekli tedbirlerin alınmasına izin verilmiştir. Teravih namazının cemaatle kılınması, Cuma günü ilk ezanın okunması ve bazı ilim dallarının müstakil hale getirilerek ayrı ayrı tahsil edilmesi gibi hususlar hoş karşılanarak bid’at-ı hasene olarak değerlendirilmiştir. İslamda dini bir dayanağı olmadan ihdas edilen davranışların tamamı bid’attır. Bunların ihdas ve icrasına sebep olanlar kendilerini sorumluluktan kurtaramazlar.

Haftanın bazı günlerini uğurlu veya uğursuz olarak düşünmek, kuşların ötüşünden anlam çıkarmak, fala inanmak, Yıl başında gayri meşru işleri işleyerek onları mubah kabul etmek, türbe, mabed ve mezarlıklara bez, iplik ve çaput bağlamak yahut buralarda mum yakmak veya kurban kesmek, Cenazenin arkasında saç sakalını yolarak veya üst başını yırtarak ağlamak ve kabirlerin üstünü bina gibi yükseltmek daha buna benzer bir çok davranışlar; bid’atlar arasında yer almaktadır.[27]

Teravih Namazı: Teravih namazı, sünnet olan bir namazdır. Hz. Peygamber (a.s.)ın zamanında münferit olarak kılınıyordu. Daha sonra cemaatle kılınması uygun görüldü. Bu davranış müslümanlar tarafından bid’at-ı hasene olarak değerlendirilmiştir. Konu hakkındaki gelişme şu şekilde oldu: Rasul’ü Ekrem Mescid-i Nebevi’de iki gece ashab-ı Kirama teravih kıldırdı. Üçüncü ve dördüncü gecelerde teravihe daha fazla rağbet gösterdiklerini görünce, cemaatla kıldırmaktan vaz geçerek bir sabah namazından sonra onlara şöyle hitap etti: “Ey nas! Sizin cemaatla ramazan namazını (Teravih Namazını) kılmağa olan şiddetli arzu ve iştiyakınızı görüyorum. Benim için de namaza çıkmaya mani bir hal yoktur. Yalnız böyle aşırı bir iştiyak ile üzerinize farz kılınmasından endişe ettim.” Buyurdu.[28] Başka bir hadiste de şöyle buyurmaktadır: “Ey Ashabım! Benim sünnetime benden sonra da Hulefai Raşidin’in sünnetine ittiba ediniz.”[29] İşte bu hadisi şeriften de cesaret alan Hz. Ömer Peygamberimiz (a.s.)`ın vefatından sonra, bir gün mescitte halkı ayrı ayrı teravih kıldığını görünce, bunları bir imamın arkasında toplamanın daha güzel olacağını düşündü. Ertesi gün, Übey İbn-i Ka’bı Teravih namazı için imam tayin etti. Böylece teravih namazı cemaatla kılınmağa başlandı. Hz. Ömer ertesi gün bunu görünce:”Şu teravihin böyle cemaatla kılınması ne güzel bid’at oldu.” Diyerek sevincini belirtmiştir. Hz. Osman ve Hz. Ali de bu güzel adeti beğendikleri için kendi zamanlarında da devam ettirdiler.[30]
Mevlid okutmak bid’at mıdır? Bilindiği gibi Mevlid, ülkemizde sık sık okunan ve okutulan bir şiir metni durumuna gelmiştir. Kandil, doğum, ölüm ve sünnet gibi merasimlerin bir çoğunda mevlid okutulması, bazı çevrelerce İslam’ın bir emri telakki edilecek kadar ileri gidilmiştir. Bu yaygın adet; yer ve sayı itibariyle farklı da olsa diğer islam ülkelerinde de görülmektedir. Bu gün değişik dillerde yazılmış bir çok yazılı mevlid metni bulunmaktadır.[31] Mevlidin islam aleminde ilk okunuş tarzı hakkında Sünbül Efendi Tekkesi Şeyhlerinden Necmeddin Efendi şu bilgiyi vermektedir.[32] “Bu müstahsen âdet, hicretin yedinci asrına kadar müslümanlar arasında cari değildi. Erbil Emiri ve Selahaddin’i Eyyubi’nin eniştesi (Emin Muzafferüddin Gökbörî) devrinde İbn’i Dihye isminde bir zat “Ettenvir Fî Mevlidi’l Beşîr’n-nezîr" namıyle veladeti Peygamberiye dair arapça bir eser tanzim ederek Emîr Muzaffer’e takdim etmiştir. Emîr Muzaffer bundan son derece memnun olarak, Rebiulevvelin on ikinci günü, bütün Erbîl ahalisi sahraya davet edildi. Umumi bir ziyafet verildi. Sonra mevlid menkabesi okunup kemali ihtiramla dinlenildi. Ondan sonra her yıl aynı günde aynı ihtilafın (Hürmet ve merasimin) yapılması usul ittihaz edildi ve bu usul sair memleketlere de yayıldı. Bizdeki Süleyman Çelebî’inin mevlidi kıdem itibariyle ikincisidir. Beşyüz seneden beri memleketimizde okunduğu gibi, birçok yabancı dile de terceme edilerek nazirleri de yazılmıştır. Hicri 990 tarihinde Mısır’dan Yenbu’a giderken vefat eden “Tezkirat-üş- Şuara” müellifi, Lütfî, Tezkeresinde; Bu fakir ve hakir, bu zamana değin yüz adet mevlid kitabı gördüm. Nazar’ı iltifatla her birini gözden geçirdim. Hiç birinde bu Sûz`ü hâleti ve bu şevki harareti görmedim. Hem bu mertebe birisi makbul ve meşhur olmadı. Ve beynennas biri itibar bulmadı” diyor.[33]

Ayrıca mevlidin; Osmanlılar döneminde (1768) “Mevlid alayı” şeklinde resmi bir merasim halini aldığını görmekteyiz. Her yıl Hz. Muhammedi’in (s.a.s.) doğum gününe rastlayan Rebıulevvel ayının on ikinci gününde Sultan Ahmet Camiinde bir merasim yapılırdı. Burada Devlet Ricali ve müderrisler mertebelerine göre (Vezirler, Yeniçeri Ağası, Defterdar, Reisu’l Küttap, Kapıcı başı ağalar...) otururlar. Daha sonra Ferace giymiş Padişah Alayla camiye götürülürdü. Padişahı Yeniçeri ağası ve Kapıcı başı, ağalar selamladıktan sonra yerlerini alırlardı.[34]

Günümüzde de Mevlid okuma geleneği gittikçe yaygınlışmıştır. Memleketimizin her bölgesinde sık sık aralıklarla ve değişik vesilelerle okunduğu bir gerçektir. Bunun yararları ve zararları üzerinde bir tartışma açmayacağız. Ancak mevlidin heryerde, her zaman ve akla gelen her mesele için günahlara bir keffaret umudu ile yapışmak doğru değildir. Bu düşünce tarzı bir çok insanı yanıltabilir. Özellikle merasimlerin icrasında usul ve adaba, Helal ve haram mefhumlarına ve zamanın değerlendirilmesine çok dikkat edilmelidir. Aksi halde mevlid merasimlerinde, umulan hayır ve sevap yerine dinimizce tasvip edilmeyen meselelerle karşılaşma tehlikesi de doğabilir. Bu durumda fayda yerine zararın olacağı muhakkaktır. Nitekim halen bu meselenin lehinde ve aleyhinde çok münakaşalar yapılmaktadır. Bu konuyu ehli sünnet alimlerinin görüşüne göre tahlil etmek en isabetli yoldur. Asrımızda bir çok insanların yapmış oldukları zikir ve mevlid toplantılarının hükmü İbni Haceri’l Heytemî’den sorulunca şu cevabı vermiştir. Yapılan zikir ve mevlid toplantıları çok kere hayrı tazammun eder. Sadaka vermek, zikir etmek, Rasululah’a salatü selam getirmek ve O’nu methü sena etmek gibi hayırları içine alır. Hayri tazammun eden toplantılar bulundukları gibi, şerri de tazammun eden toplantılar bulunabilir. Bazen bu gibi toplantılarda, birçok şer ve günah bir araya gelebilir. Bunlar sadece yabancı kadınların görülmeleri keyfiyeti tahakkuk etse, kötülük ve günah olarak yeterdir. Hiç şüphe yok ki İslam’ın cevaz vermediği bir biçimde icra edilen ve yasakları içine alan bu çeşit zikir ve mevlid toplantılar mekruhtur veya tamamen yasaktır.[35]

Sonuç: Bid’at ve bunun mahsulü olan yanlış düşünce ve kanaatların toplumları etkilediği bir gerçektir. Zaman ve mekan içinde insanların dünyevî ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla; Kitap, sünnet, icma, kıyas, istihsan ve maslahat mefhumlarına dayalı olarak karşılaşılan bazı problemlere çözüm getirilmesi, bid’at ile karıştırılmamalıdır. İslam’ın iyice anlatıldığı, anlaşıldığı ve yaşandığı dönemlerde ve yerlerde bid’atların yerleşmeleri mümkün değildir. Bilhasa itikatla ilgili konularda, ehli bid’atın taraftar bulmasına izin verilmemelidir. İlim ve eğitimin yardımiyle bu hatanın en asgariye indirilmesi münkündür. Kur`an ve sünnetin emirleri anlatılarak, gönüller ve zihinler aydınlatılmalıdır. Bütün toplumların ve milletlerin muhtaç oldukları din, iman ve ibadet gibi unsurlar açık, sağlam ve güvenilir bir zeminde anlatılmadığı takdirde; Bid’at, hurafe, hikaye, masal ve daha birçok uydurma, masal ve daha birçok uydurma, kuruntu ve taklid mahsülü davranışlar meydana gelecektir. İşte insanlar için asıl itikadi tehlike ve karışık problemlerde bu karanlık atmosferden sonra ortaya çıkmaktadır.

----------------------
[1] Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lugat,(Haz.Heyet), Türdav, İst., 1981, c.1, s.233; Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, Gelişim Yayınları, İst., c.3, s.50
[2] M. Z. Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri Sözlüğü, 3 cilt, M.E.B. Yayınları, (3.Bsk.), İst., 1983, c.3, ilgili madde
[3] a.g.e., M.Z.Pakalın, a.g.e.
[4] İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlmi Kelâm, (Haz: Dr.Sabri Hizmetli) Umran Yayınları, Ankara, 1981
[5] M.Z. Pakalın,a.g.e., c.3
[6] Kur`an, 5/3
[7] Sahih’i Buhari, İman, s. 23
[8] Kur`an,10/32
[9] Kur`an, 6/38
[10] Kur`an, 4/59
[11] Kur`an, 6/153
[12] Kur`an, 38/26
[13] Sünen’i Ebi Dâvûd, Bab’ı Lüzumu sünne, c.4,s.200
[14] a.g.e. aynı sahife
[15] a.g.e. aynı sahife
[16] Rıyazü`s-Salihin,(Terc.H.Hüsnü Erdem), Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ank.,1972, c.1, s.211
[17] Es-Şeyh, Mansur Ali Nasıf, Et-Tac,Câmiû`l Usul, İmân, Darü`l Fikr, 1980, c.1, s.23
[18] a.g.e. aynı sahife
[19] M.Yusuf Kândehlevî, Hayâtü`-Sahabe, (Terc.Komisyon),Kalem Yayınları, İst., 1980, c.4,s.1406
[20] M.Y.Kândehlevî, a.g.e. aynı sahife
[21] Harun Ünal, Kur’an ve Hadise göre Bid’at, Petek Yay . İst. h.1404.
[22] Sünen-i Ebî Dâvud, Bab-ı Lüzumu Sünne,c.4, s.200
[23] E . Ruhi fığlalı, Çağımızda İtikadi Mez. Selçuk Yay. (3.Bsk.), İst.1986
[24] İzmirli İsmail Hakkı, a.g.e., s.74 v.d.
[25] E. Ruhi Fığlalı, a.g.e., aynı sahifeler
[26] Kur`an, 10/57
[27] A. Kadir İnan, Hurafeler ve menşeleri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ank., 1962
[28] Z.A. Ahmed bin Abdi’l- Lâtîfi’z- Zebîdî, Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-î Sarîh, (Terc. Kâmil Miras), Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ank., 1972
[29] Zebîdî, a.g.e.
[30] A.Nureddinoğlu, Doğru Yol Gazetesi, İst. 1948, Yıl. 2, c.3,Sayı 53
[31] A.Nureddinoğlu, a.g.e. aynı sahifeler
[32] A.Nureddinoğlu, a.g.e. aynı sahifeler
[33] A.Nureddinoğlu, a.g.e. aynı sahifeler
[34] M. Z .Pakalın, a.g.e., ilgili maddeler
[35] M .Nuri Öner, Vehhabilik ve Mu’tezileye karşı Ehl-i sünnet Görüşü, Uğurel Matbaası, Malatya., 1976, s.35,v.d.



kaynak: fikretkaraman.com








    Yorum yazmak için sitenin üst kısımdan giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen olun!
HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
Karakaya baraj gölü üzerindeki, demiryolu köprüsü üzerine yapılması pılanlanan karayolu, faaliyete geçmeli mi ?

NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
EN ÇOK OKUNANLAR
EN ÇOK YORUMLANANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
e-gazete
SENDE YAZ
Ziyaretçi Defteri
Ziyaretçi Defteri

Siz de yazmak istemez misiniz?

Ziyaretçi Defteri
ARŞİV